Varoluşçu Psikoterapi Nedir?

(Ferhat Jak İçöz tarafından yazılmış olan bir kitap bölümünden alınmıştır. Kitap yayına hazırlanmaktadır.)

Γνώθι σαυτόν

“Kendini bil/tanı”

Delfi’deki Apollon Tapınağı’nın revağında yazılıdır.

        

Varoluşçu psikoterapiler ile ilgili böyle bir bölüm yazmak beraberinde birçok ikilem ve seçimi de getirmektedir. Her şeyden önce varoluşçu psikoterapiler uzun zamandır bizlerle beraberler (varoluşçu fikirleri ilk defa psikoterapiye uygulayan isim Ludwig Binswanger, Sigmund Freud’un çağdaşı, meslektaşı ve dostudur), bu nedenle onlara yeni bir yöntem muamelesi yapmak haksızlık olacaktır.

Diğer bir ikilem ise varoluşçu psikoterapilerin çeşitliliğinden gelir. Varoluşçu psikoterapilerin ne bir kurucu babası (veya annesi), ne de temel bir kuramı olmadığı için, klasik, ilerici, 21. yüzyılın varoluşçuluğu vesaire gibi ayrımlar yapmak imkansızdır. Varoluşçu fikirler binlerce yıldır farklı coğrafyalarda bazen felsefe, bazen din öğretisi olarak kendilerini göstermişlerdir ve iş bunların psikoterapi yaklaşımına dönüşmesine geldiğinde de, farklı coğrafyalardan çok farklı varoluşçu psikoterapiler çıkmıştır. Böyle bir bölüm yazmak, bütün bu çeşitliliği yansıtmaya çalışmakla, ki bu imkansız bir görev gibi gelir kulağa, sadece bir bakış açısından bu yönelimi aktarmak arasında bir ikilem sunmaktadır.

Ancak, bütün bunlarla beraber, varoluşçu psikoterapilerin ortak bazı noktaları olduğunun altını çizmekte fayda var. Bu bölüm de, bu ortak noktalar üzerinden bir tanım yaparak, bu noktaların uygulamaları üzerine eğilecektir.

Bir psikoterapi yönelimine varoluşçu diyebilmemiz için her şeyden önce kendini psikolojik kuramlardan ziyade felsefeye dayandırıyor olması gerekmektedir. Bu noktada felsefeden kast edileni biraz açmakta fayda vardır. Burada kullanıldığı şekliyle felsefe, çoğunluğun zihninde canlandığı gibi akademik felsefeden ziyade, insanlık erdeminin birikimidir. Felsefe, Yunanca filosofia kelimesinden gelir ve kendisini oluşturan filo ve sofia kelimeleri tam anlamlarıyla çevrildiği takdirde bilgi/erdem aşkı gibi bir anlam ortaya çıkar. Burada bahsedilen felsefe, tam olarak budur. Psikolojik kuramlarla felsefe arasındaki farkı ise, psikolojik kuramların belli olguları açıklama çabasına karşın, felsefenin olguyu sadece betimlemesi ve diğer olgularla ilişkisine bakmasıdır. Buradan varoluşçu psikoterapilerin ikinci ortak noktasına geçmekte fayda vardır.

Varoluşçu psikoterapiler, insanlarda gördükleri olguları veya daha tıbbi modelden dillendirilecek olursak, belirtilerin etiyolojisinden çok, betimlemede kalan bir yönelimdir. Psikoterapi alanında en azından belli bir zamandır çalışan birçok kişiye tanıdık gelebilecek bir şekilde sıkıntıların sebeplerini bulmak genellikle terapinin amaçladığı noktaya ulaşmada kalıcı sonuçlar sağlamamaktadır. Varoluşçu psikoterapilere göre betimlemede kalmak, danışanları onlara daha iyi gelecek bir yere taşımada anahtar rolü oynar. Bununla beraber “betimlemede kalıp her şeyi tanımlatmak nereye varacak?” sorusu da çok meşru bir sorudur. İlerleyen sayfalarda bunun neye evirildiği açıklanıyor olacak.

Bu yönelimin çatısı altında duran tüm terapileri tanımlayan bir diğer ortak özellik ise, tekniklerden çok diyaloğa yapılan vurgudur. Bu noktada diyaloğu tam anlamıyla tanımlamak gerekmektedir. Diyalog, herhangi iki kişinin karşı karşıya gelip birbirleriyle konuşması değildir. Tam aksine, iki insan karşı karşıya gelip, birbirlerinin söylediklerine değmediklerinde, birbirlerini kendi gündemleri dahilinde gördüklerinde ve birbirlerini bir şeyler yapmaya manipüle ettiklerinde, kısacası gerçek anlamda birbirlerini duyup buna göre konuşmayı sürdürmediklerinde buna duolog denir. Aslında bu, iki monoloğun aynı anda gerçekleşmesidir. Gerçek diyalog, karşımızdakini duymayı, karşımızdakinin söylediklerinin, deneyiminin, varoluşunun bizim dünyamıza dokunmasına izin vermeyi ve bizde yarattığı etkileri cesurca paylaşmayı gerektirir. Psikoterapide diyaloğun nasıl gerçekleştiğini yine ilerleyen sayfalarda ayrıntılı olarak okuyabileceksiniz. Bu nedenle, varoluşçu bakış açısında, herhangi bir teknik uygulaması diyalog ihtimalini o an için kapatmak anlamına gelir. Bununla beraber varoluşçu uzmanlar teknikler uygularlar. Ancak bu tercih edildiğinde tekniğin bir şeyleri değiştirmekten çok, danışanı deneyimine yaklaştırma amacını taşıması ve beraberinde kaybedilen gerçek keşif ve diyalog ihtimali göz önüne alınmalıdır.

Bu ortak noktalar göz önüne alındığında, varoluşçu psikoterapiler aslında bir araştırma olarak tanımlanabilir. Varoluşçu psikoterapiye gelen danışanın belirtilerine odaklanmak yerine, bu belirtilerin kendilerini ifade ettikleri, ortaya çıktığı genel bağlam araştırılır ve keşfedilmeye çalışılır. Bu genel bağlam danışanın hayatının tamamıdır.

Varoluşçu psikoterapilerin amacı iyileştirmek veya tedavi etmek değildir. Daha ziyade danışanın kendi varoluşunu veya daha günlük dille hayatını anlaması ve tanımasıdır. Bunu yapmanın temel yolu, danışanın tam karşısında duran zorluklarını (ki bunlara belirti demek mümkün) ve tam olarak içinde yaşayıp, başka bir yerde yaşaması mümkün olmayan, kendine ait olan hayatını betimlemesidir. Burada uzmanın rolü, bu betimlemeye rehberlik etmektir. Bu betimlemenin, beraberinde kişinin hayatına dair daha geniş bir anlayış ve hayatın vazgeçilmez gerginliklerinde daha cesaretle kalarak yaşamayı getireceğine inanılır. Bilmek özgürleştirir. Ancak keşif bittiğinde ve bir şeyi artık biliyor olduğumuzda o şey kemikleşir. Bu nedenle bildiğimizi terk edip daha çok araştırmak daha da özgürleştirir. Bu noktada özgürleşmeyi de tanımlamakta fayda vardır.

Danışan, hayatına daha yakından baktıkça, onu betimleyip deneyiminde kaldıkça, varoluşun getirdiği ve tabi olduğu koşullara dair daha geniş bilgi edinir. Martin Heidegger’e göre var olmanın bizi mecbur kıldığı bir ikilem azim ve akıştır. Bazen bazı şeyler için azmetmemiz gerekir, eğer kontrolümüz veya yapacak bir şeyler varsa. Bazen de akışına bırakmak, akışta kalmak, bir şeylerin evirilmesine tanıklık etmemiz gerekir. Betimlemeye dayalı bu araştırma danışanın ne için azmedebileceğini, ne için akışa tabi olduğunu anlaması için ise hayatidir. Kimisi azmedebileceği yerde akışa bırakır, kimisiyse yapacak hiçbir şey yokken azmetmeye çalışır. Psikopatolojilerin neredeyse tamamını bu iki betimleyici kategoriye bölmek mümkündür.

Bir tarafıyla, bu özellikler varoluşçu psikoterapileri tanıtmayı ve tanımlamayı da güçleştirir. Varoluşçu yaklaşımın çok uzun zamandır ortalıkta ve psikoterapilerin kendi tarihi kadar eski olmasına rağmen bu kadar az tanınıyor olmasını buna yorabiliriz.

Bu ortak özellikler bir yandan geniş bir çerçeve sunarken, bir yandan da net sınırlar sunmaktadır. Varoluşçu terapinin altında yatan araştırma ve diyalog dendiğinde, bunların yapılabilmesi için bir özgürlük alanının da olması gerektiğini not etmek gerekir. Kuramsal çerçeveler veya teknikler bu özgürlüğü bir tarafıyla kısıtlar. Açık iletişim üzerinden danışan ve terapist araştırmalarını sürdürür. Öte yandan özgür araştırma ve diyaloğa vurgu, varoluşçu psikoterapilerin kısaca “ne yapsan olur” tarzı bir düsturu olduğu anlamına gelmez.

Tam aksine, varoluşçu psikoterapi uygulamak veya varoluşçu psikoterapiden geçiyor olmak büyük bir disiplin ve çaba gerektirir. Araştırma ve diyalog psikoterapistin veya danışanın kafasına estiği gibi sürdürülemez. Bu araştırmada ve diyalogda ortaya çıkacaklar hem uzman, hem de danışan için bir sürpriz olacak olsa da, araştırma ve diyalog varoluşçu, felsefi bir tavırla sürdürülmelidir, gelişi güzel yapılamaz. Bunun da çok net sınırları vardır. Kısacası, hem varoluşçu odaklı çalışan bir uzman olmak, hem bu yaklaşımı uygulamak, hem de bu yaklaşımdan geçmek, hem uzman için, hem de danışan için disiplin, çaba, istek ve niyetlilik gerektirir. İki taraf da konuşulan malzemeye, kendilerini odada var etme şekillerine ve terapötik ilişkiye dair her zaman sorgulayıcı bir tavırda olmalıdır. Varoluşçu psikoterapi, belli bir kurama, tekniğe, yönteme veya başka bir merciye değil, gerçekliğe adanma ve sadakat ister. Gerçeklik, o an ilişkide var olan herkesin öznel gerçekliğidir.

Bu çerçeveden bakıldığında varoluşçu psikoterapinin hiçbir temel varsayımı veya kuramı yoktur. Pek tabii felsefenin, insan olma hal ve durumuna dair betimlemelerinden ve araştırmalarından faydalanır. Ancak öznel gerçekliklerin keşfi, açığa ve bilince çıkarılması ve de öznel gerçeklikler arasındaki temas en öncelikli olandır. Tam da bu sebepten ötürü varoluşçu psikoterapiler yoğun ve disiplinli bir araştırma süreci olarak tanımlanabilir.

Bu girizgahı daha uzatmadan, son olarak varoluşçu psikoterapilerin, öğrenmesi, uygulaması ve içinden geçmesi zor süreçler olduğunu not etmekte fayda var. Bir hiçlik olan varoluşta, bir zeminmiş gibi görünen ve sıkı sıkıya sarılınan ideolojik zeminlerin aslında asılsız olduğunu gösterir. Öte yandan hayatımıza şekil vermek için, rehberlik için böyle çerçevelere de ihtiyaç duyarız. Bu ikilemi fark etmek bile baştan çok sarsıcı olabilir. Varoluşçu yaklaşım kurgusal zeminleri sorgularken normal-anormal arasındaki sınırı da kaldırır. Her koşul altında mümkün olan en derin anlayışa odaklanır. Kurgusal zeminlerden olanı betimlemeye davet eder. Bu da ister istemez insanda tekinsiz bir his oluşturabilir. Ancak bu tekinsizliğe katlanmayı öğrendikçe, bu yolda ilerledikçe ve sorgulandıkça önümüzde inanılmaz alanlar açılacaktır.

Bu bölüm Delfi’deki Apollon Tapınağı’nda yazılı olan “kendini bil/tanı” sözleriyle açıldı. Kendini bilmek, kendini tanımak bir hedef değildir. Dünyada kendini bilen ve tanıyan, ve de kendini bilmeyen ve tanımayan insanlar olmak üzere ayrılmış iki grup yoktur. Ama her birimiz için mümkün olan iki ayrı var olma hali vardır; kendini bilmeye ve tanımaya devam eden ve de kendini bilmekten ve tanımaktan uzak olan. Varoluşçu psikoterapilerde danışanlar felsefenin de yardımıyla nasıl bu kendini bilme ve tanıma yolunda kalabileceklerine dair temel bir duruş kazanırlar. Bu duruşun içerisinde belirtiler yok olur, sadece sıkıntılara dönüşür, hayat ise dalgalarında boğulunan bir okyanustan, dalgaları üzerinde sörf yapılan canlı ve aktif bir mücadeleye dönüşür. Doyum veren bir mücadeleye.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s